Güney sınır komşumuz Suriye’de aylar önce başlayan devlet terörü hız kesmeden devam ederken, her gün yüzlerce Müslüman devlet başkanı eliyle katlediliyor. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, Arap Baharı denilen süreçte son birkaç yıldır kukla krallar birbiri ardı sıra devriliyor. Batının egemen ve emperyalist güçleri bölgedeki çıkarlarını rahatlıkla kontrol edebilmek adına Ortadoğu’da yer alan devletlere ısmarlama liderleri iş başına getiriyor.
O liderler halkının derdiyle dertlenmedikleri ve kişisel zevkü sefaları dışında hiçbir konuda düşünme kapasiteleri olmadığı için her gün biraz daha zalimleşerek iktidarlarını sürdürme aracı olarak silahı seçiyorlar. Birilerinin kuklası olduklarını bir anda unutup kendilerini gerçekten kral zanneden bu zavallı insanlar eliyle son yüzyılda coğrafyamızda katledilen Müslüman sayısını bilemiyoruz bile. Bu kukla liderler zevkin sarhoşluğunda öylesine kendilerinden geçiyor ki bazen, sahiplerinin kim olduğunu bile unutup onlara da rest çeker hale gelebiliyorlar.
İşte bu anlarda çıkarlarının tehlikeye düştüğünü gören emperyalist güçler bazen o ülkede karışıklık çıkararak, bazen var olan bir kargaşa ortamına nifak sokmak suretiyle yerel zalimlerin icabına teker teker bakıyorlar. O zaman taşeron caniler kerametin kendilerinde olmadığını anlıyorlar belki ancak, iş işten çoktan geçmiş oluyor. Ve bu yanılgılarının bedelini kişisel olarak çoğu canıyla ödüyor. Ancak asıl zulmü çekense hep Müslümanlar oluyor.
Yazının girişinde değindiğimiz Suriye’de yaşanan vahşet her geçen gün şiddetini arttırıyor. Din kardeşlerimizin katledilmesi bir büyük acı, sınırımızda yaşanan gerilimler ve uluslar arası şer odaklarının kışkırtmaları nedeniyle olası bir savaş tehlikesi daha büyük bir acı olarak karşımızda duruyor. Düşünsenize orada insanlar öldürülürken üzülüyoruz, bir de iki Müslüman halk ve devlet bir savaşın tarafı olmak zorunda kalırsak neler olacak. Asıl vahşet asıl acı ve dram orada apaçık bir tehlike unsuru.
Peki biz bu vahşete seyirci mi kalmalıyız olası bir savaşın tarafı olmamak için. Oturup sessizce beklememiz mi gerekiyor? Dış politikamızdaki yaklaşım teorik olarak hoşumuza gitse de pratikte çok fazla çözüme ulaştırıcı gözükmüyor. Bunun nedeni yıllarca sürdürdüğümüz yanlış, etkisiz ve pasif dış politikalardır. Daha net bir şekilde ifade edecek olursak; Ortadoğu’da zikrettiğimiz bu devletlerin neredeyse tamamı yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde huzur içinde varlığını sürdürmüştü. Osmanlı dağıldıktan sonra kurulan ülkemiz yaralı bir devlet olarak bölgede bir var olma savaşını uzun yıllar sürdürdüğü için Osmanlı’nın boşluğunu maalesef dolduramadı.
Asıl sorun aslında bu tespitte saklı. Bizim merhametimizle dolduramadığımız boşluğu, emperyalist batılı devletler zalimliğiyle dolduruyor. Bölge ülkelerinin sahip olduğu zenginlikleri ellerine alıp güçlerine güç katarken biz buradan yalnızca seyrediyoruz. Bir zalim giderken seviniyoruz belki, fakat giden zalimin yerine gelenin kim olduğunu dahi bilmiyoruz. Aslında olanın elli altmış yılda bir yapılan emperyalizm dizaynı olduğunu kah göremiyor, kah görsek de müdahil olamıyoruz.
Suriye’de yaşanan son gelişmelerin diğerlerinden faklı olarak sınırımızda yaşattığı tehlikeyi ciddiye almamız ve olası bir PKK terörüne yeni bir yatak açma ihtimalini bertaraf etmeliyiz. Yoksa bölgede yapılmak istenen Türkiye’yi gelecek bir elli yıl daha oyalama taktiği mi?