Yazıya önce Eyüp Köktaş’ın doksanlarda kaleme aldığı “İslam, Modern Devlet ve Protestan Ahlakı” adlı makalesinden çok önemli bir tespitle başlamak istiyorum.

Diyor ki; “Modernist İslamcılar, Protestanlık ve İslam arasında zoraki ilişkiler kurup, İslam’ı seküler bir tanrı ve dünya görüşüne uyum sağlayan bir dine dönüştürme cehdindedirler”


       Bu tespitin yapıldığı tarih 1993. Bilgi ve Hikmet Dergisi’nde yayımlanan makalenin tamamına meraklıları ulaşabilir.
Bizce mühim olan noktası İslamcılar nitelemesinin önüne “modernist” sıfatının da eklenmiş olması ve “modernist İslamcıların” o günkü derdinin İslam’ı Protestanlaştırmak gayretinde olmaları…


Burada hemen sorulması gereken soru, bir kişi hem modernist hem İslamcı olabilir mi? Sorusudur belki. Ancak konumuz gündemi son günlerde işgal eden İslamcılık nedir? Tartışmalarına böylece giriş yapmak değil. Bu konuya buradan girmemin başka bir sebebi var…


Anlatayım…

Ofunnabzi.com’da bir süredir köşe yazarlığı yapan benim de ilgiyle takip ettiğim Celal Demirtaş’ın yazdığı son makalede okurlarınca gelen tepkiler beni bu yazıyı yazmaya teşvik etti. Celal Demirtaş “Mucize okullar da mı Türkçe’de mi?” adlı makalesi ile aslında “ana ilkelerinden sapan” bir İslami yapıyı eleştirmeye çalışmıştı. Örneğin faiz ve dinin ibadet boyutunda sarsılmaz ilkeleri yokken bir dili milyon dolarlık projelerle yaymaya çalışmanın mantalitesini irdelemişti. Ve sorduğu sorulara yanıt aradı.

Lüks otellerde(kapitalizmin mabetlerinde) Türkçe olimpiyatları yapmanın İslam irfanıyla olan bağlantısını sordu belki de? Amacı zaman değiştikçe değişmeyen bir takım değerlerin de var olması gerektiğini anlatabilmekti. Ancak gelen tepkileri okuduğumda hayrete düştüm. Özellikle sn. Adem Alan’ın yazdığı yorumda Hz. Ali ve Hz. Osman gibi sahabilerin yaptığı hizmetler ile Ebu Eyyup El-Ensari’nin cihadı ile Türkçe olimpiyatları aynı kefeye koyuluyordu. Durup düşündüm… Tarihe bakışta bir insan bu kadar mı dejenere olabilir? Ölçümüzü bu denli nasıl kaybettik? Bundan on yıl önce sn. Adem Alan’a sorsalardı sanırım faizle, kapitalizmin mabetleri ile ilişki kurmakta bir beis görmeyen yapıyı sahabilerin yaptığı hizmetler ile aynı kefeye koyamazdı…

Çok değil sadece 10 yıl…


Peki bu 10 yılda ne oldu? Ne değişti? Müslümanlar modern çağın peşine takılmakla, modern yapılarda, modern sokaklarda(mahremiyet duygusundan yoksun) modern çarşılarda yaşamakla İslam’ın dünya üzerinde ikame edebileceğini mi zannetmeye mi başladılar?
Bir büyüğüm öyle demişti. “Bana öyle geliyor ki İslam ile modernizm asla bir arada yaşayamaz!”
Yazının başında paylaştığım tespite geri dönersek, İslam doksanlı yıllarda Protestanlaştırılmaya çalışılıyordu. Şimdi ise Ortadoks bir hale sokulmaya çalışılıyor… Şimdi hem sevap hem kebap diyen bir Müslüman zihin gelişti. Ana ilkelerini koruyamayan, biz olamayan hep başka gözlüklerle dünyayı gören bir nesil yetişti.


Bize tekrar Ene’l-Hak diyen bir ümmet lazım. Hallac-ı Mansur’lar lazım… Durduğu yerden asla şüphe etmeyen, “sen hala oralarda mısın” diyenlere “mevziyi terk etmek korkaklıktır” diye cevap veren Demirtaş’lar lazım… Bunu bütün inancımla söylüyorum…
Hurafelerine bile sahip çıkan her hurafenin bir hakikati olduğunu bilen bir toplum lazım. Modern hayat istemiyor diye, İslam’ın temel kaidelerini alaşağı eden bir zihniyetin bu topraklarda maya tutturamayacağı kesindir…
Müslümanları önce büyümemiz gelişmemiz lazım yalanıyla kandırdılar asırlardır. Böylece bir sürü tavizler verdirdiler… Evet büyümüştük… Gelişmiştik…


Sonra bir geriye dönüp baktık ki, dedemizle, ninemizle, dinimizle, rabbimizle bağımız kalmamış… Tarihimizi ve hafızamızı almışlar elimizden… Bizi kimliğimizden soyutlamışlar…
Şimdi sormamız gereken soru şu: Kapitalist üretim şeklini mi sorgulayacağız, yoksa kurduğumuz fabrikalarda mescit açalım mı açmayalım mı bunu mu? İnsanlara İslam’ın temel ilkelerini sarsılmaz bir şekilde mi öğreteceğiz, yoksa Türkçe’yi mi?
Modern hayatın keşmekeşine mi katılacağız… Yoksa o hep söylenen ama bir türlü yanımıza yaklaşmayan “Huzur İslam’dadır” şiarına mı?


Karar sizin, bizim, hepimizin…