Medîne-i Münevvere’de, Efendimizin Yanında, O’na komşu olarak hayatımızın en güzel günlerini değerlendirmekteyiz. Mescîdi Nebevî avlusundayız. Arkadaşlar, “Durun uşaklar, bu ânı sabitleştirelim” diye resim çekelim istiyorlar..
Hadi resim için yerimizi alalım derken, hemen yanımıza beklenmedik bir misâfir beliriyor:
-Arapça lisan ile “ Türkî, Türkî..” “Türk müsünüz?” sorar;
-“Evet Türküz” dedik.. Yakınlık gösterdi. Baktı resim çekiyoruz, fotoğrafta da yer aldığı gibi bizden biri imiş gibi; hemen önümüze oturuyor ve tebessümle;
-“ Adana… Antalya.. Adapazarı…” Türkiye’nin illerinden kendi kendine saymaya başlıyor..
-“Sen nerdensin” diyoruz.. Türk olmadığı belli. Afrika ülkelerinden sayıyoruz: Mısır, Sudan, Mağribi yâni Fas’tan mısın?..
Cevap vermeden yine tebessümle illerimizi saymaya devam ediyor:
-“Ankara.. Kayseri.. İstanbul..” Biz yine;
- “Neredensin, tanışalım?” diyoruz, o yine sayıyor;
-“Mersin..”
-“Nereden biliyorsun, bunlar Türkiye’nin şehirleri bunlar?” diyoruz… O bize cevap vermeden;
-“Entüm Osmanî” (siz Osmanlısınız) diyor, ve merakımızı bir kat daha artırarak bu sefer Ecdâdımız Osmanlı’nın, Efendimizin Mescidi Nebevi’sinde ve Ravza’da yaptığı hizmetlerinden sıralamaya başlıyor:
-“Mihrab; Sultan Süleyman”… Kânûnî Sultan Süleyman’ın yaptırdığı “Hanefî mihrâbı”ndan bahsediyor.
-“Mescidi Nebevî, Tezyînat, Kubbe.. Bab; Sultan Abdülmecid..” diye, misafirimiz, Osmanlı Sultanı; Sultan AbdülMecid’in Mescidi Nebevi’de yaptığı hizmetleri saymaya devam ediyor...
Ben de misâfirimize;
-“Kubbetül ahzar; Sultan Mahmud...” Kubbeyi yeşile boyayan da Osmanlı Sultanı Mahmud’dur” diyorum.
O ise hemen;
-“ Mahmudus-sânî..” ikinci Mahmud” diye tamamlıyor.. Ve bu sürpriz misâfirimiz, resim çektirince de aramızdan ayrılıp gidiyor... Bir-iki dakîkalık böyle bir beraberlik, işte bu satırların yazılmasına vesîle oluyor…
Neticede, ne kadar sordu isek de, o ne ismini söyledi ne de memleketini! “bunları nereden biliyorsun” diye ısrarlı sorularımıza, bize âdetâ yaklaşımıyla; “ben de bir Osmanlı ve Türkiye hayranıyım” mesajını veriyordu.
Misâfirimiz gidince birbirimizle konuşuyoruz;
-“Buraya Türkiye’den gelen hacı ve umrecilerin kaçı, bu derecede olsun, ecdat Osmanlının, hâlâ sanki yeni yapılmışçasına tâzeliğini koruyan Efendimizin Mescîdinde Ravza’daki hizmetlerini öğrenip anlayabiliyor”
Ne garip değil mi?
Dün yönettiğimiz o insanların her biri, bugün; ecdadımızın Ravza’da yazdıklarını okuyabiliyor… Ama biz, dedemizin yazdığı bu güzelim kapı üzeri ve duvar yazılarını; hadîsi şerifleri, Efendimizin diğer isim ve sıfatlarını, Yâsini şerifi vb. sûre ve âyetleri her bir Türkiyeli okuyamıyor!..
Ne acı gerçek..
Dedemizin yazısının önünde bugün torunları olan Türklerin, bu yazıları okuyamadan, bir turist gibi durması, seyretmesi bizleri düşündürüyor.. Belki aslında bizim insanımız, bu yazıları okuyamamanın ezikliğini de hissediyorlar… Nerelerdeen nerelere götürüldüğümüze dâir tâze bir örnek…
Kıblemizi; dün yönettiğimiz İslâm âleminden koparıp, Batı’ya çevirdiler, Avrupalıya benzetmeye çalıştılar..
Nasıl sevelim bizleri bu membâdan ayıranları..
Bizleri kendi öz değerlerimizden uzak yetiştirenleri..
Nasıl sevelim?
O kutsal; târih ve peygamberler kokan, Efendimiz ve Sâdık dâvâ arkadaşları sahabelerinin yaşadığı bölgelere; 401 sene Hicaz diyârına ve “Hadimül Haremeyn” mekânlarına hizmet götüren Ecdâdımızdan; Sultanından, er ve neferine kadar cümlesinin ruhlarına,
Resulüllahı; “ölürüm de ecnebilere bırakmam” diyen 42. Alay komutanı Fahrettin Paşa’nın ve aç-perîşân bir yıl direnip bekleyen koruyan askerlerinin ruhlarına,
Bizlere Ecdâdımızı hatırlatan bu garip misafirimizin göçmüşlerine de;
Ve bu resimde yer alan kardeşlerimizle,
Bu yazıyı okuyan siz değerli tüm kardeşlerimizin ölmüşlerinin ruhlarına;
“İhsan eden, ikram eden, birini bin eden Rabbimizin ulaştırması” talebimizle
Buyurun bir El-Fâtiha…