Hani filmlerde alt yazı geçer ya; Bu filmin ülkemizdeki gerçek şahsiyetlerle hiçbir ilgisi yoktur. Biz de diyoruz ki bu yazının şuanda yaşadığımız hayatla, çalıştığımız yerle ve öğrencilerle hiçbir ilişkisi yoktur. Böyle biline. Geçen haftaki köşe yazımızda bir hikâye kurgulayalım dedik. Verdiğimiz söz üzerine yazıyı kaleme aldık. Siz değerli okuyucular tarafından beğenilmesi dileğiyle.....

 

Her şey o sihirli soruyla başladı aslında. Belki de çok zamandır bu soruyu bekliyordu öğrenciler. Belki de havaya kalkan birden el bu sebeptendi. Bütün bunlar öğretmenin aklına bu soruyu getiren olayda düğümlüydü aslında. Bu olay da arkalarda fark edilmeyi bekleyen belki de yarınların ülkesinde önemli yer edinecek kişiden kaynaklanmıştı. Tüm bu düşüncelerde; En son size değerli olduğunuzu hissettiren kişi ve olay nedir çocuklar?  sorusu vardı. Hiç beklenmeyen bir çeviklikle ilk o kaldırmıştı elini. Öğretmen ona söz verince, ayağa kalkar kalmaz herkesin dikkatini üzerine çekmişti. O dikkatlere aldırış etmeden söze koyuldu;

-Onun ne olduğunu tam olarak anlamasam da bildiğim bir şey var öğretmenim. O da sevgilerimizi neden kaçak yaşarız. Neden sevdiklerimize sevdiğimizi söylemeyiz? Neden hep kaybettiklerimize tüm sevgilerimizi, tüm güzel duygularımızı kaybettikten sonra söyleriz? Yanımızdayken, yaşarken söylesek çok mu şımarır ki insan? Ben bunu anlamıyorum. Evet, bilse de, hissetse de duymak istiyor insan sevildiğini. Çok şey mi bu benim istediğim öğretmenim?

 

Soruyla başlayan konuşma karşı soruyla yeni bir boyut kazanmış oldu. Bu sefer görünüşte çok güçlü, her yönüyle tüm duyguları doyrulmuş diye sanılan öğrenci söz aldı;

 

-Ben bu zamana kadar anne ve babamdan bir kez ’ seni seviyorum yavrum’ sözünü duymadım. İnsan duymak istiyor. Kaç yaşında olsa da istiyor işte. Yüreğimizde kopan fırtınalar belki sükûnete ererdi bu ilgi ve alakayla. O kadar zor mu ki? Bilmiyorum. Belki de yaşadıkları, geldiği çevre buna müsait değil anlamaya çalışıyorum. Ama insan canından bir parça olan yavrusuna sevgisini söyleyemiyorsa aslında kendisinden kaçıyor, kendini inkâr ediyordur. Ben öyle olmayacağım öğretmenim. Şimdi beni böyle şen, çok güçlü görüyorsunuz ya. İçimdeki yalnızlığı doldurabilseydim kim bilir neler olabilirdim?

 

Öğretmen duyduklarından dolayı sanki kendi suçluymuş gibi içi acıyor, elinde bir sihirli değnek olsa tüm geçmişe dönük kayıpları gidermeye çalışsam diye aklından geçiriyorken aklında bir fikir geldi. Onu sonra paylaşmak üzere sakladı. Bu fikirle biraz olsun rahatlamış, tebessümle kafasını kaldırarak sınıfta adeta gizlenen, varlığını kaybettirmek isteyen, içinde derin dünyalar olan, beni duyan yok mu diye seslenen öğrenci parmak kaldırdı. Bu çıkışı herkesi şaşırtsa da öğretmen için sürpriz değildi.

 

- Bu zamana kadar hep ona karışma, buna karışma, onu yapma, bunu yapma diye kısıtlanan yüreklerin varlığını görmezden gelmeyle bir yere varılamayacağını insanlar anlamalıdır. Var olanı yok sayarak yok edemezsiniz ki. En iyisi sağlıklı bir sevgi bağı ile ne sevene ne de sevilene eziyet etmemektir. Yok saydıkça içimizdeki yara daha derinleşecek, birbirimize daha yabancılaşacağız. Ben, beni sevenlerin sevdiklerine inandıklarımdan değer görmek istiyorum. Sevgilerine sevgiyle karşılık verip ruhumun bu ana kadar kaybettiği tüm yenilgileri zafere taşımak istiyorum.

 

Öğretmen, duyduğu her ruhsal dramdan sonra sanki öğrencilerin öyle olmasına kendi sebep olmuş gibi üzülmüş. Bunun bir sosyolojik evrilme olduğunu öğrencilere anlatsa da öğrenciler duyduklarına değil de duymak istediklerine inandıkları için onlar için çok da anlamlı olmamış sözleri. Öğrencilerin hoşuna gitmese de ebeveynlerininkinin bir gelenek olduğunu anlatsa da boş. Bilmiyorlardı ki değil çocuk sevmek çocukları kucaklarına alamayan dede ve ninelerinin olduğu gerçeğiyle yaşa anne ve babaları.

Ne diyelim demek ki söz hem acıtıyor hem de yüceltiyormuş insanı. Ama mesajımız şu olsun tün ihmal edenlere; Kaybettiğimizde mi söyleyeceğiz tüm güzel sözleri, sevdiğimize? Sevgili yakındaysa sevgisi uzaklarda olmasın. Sevgi ait olduğu yere gitsin.