Yeni bir eğitim, öğretim yılının heyecanı yaşanıyor ülkemin dört bir yanında. Bu her yönü ile böyledir. Öğrenciler için de, veliler için de, eğitimciler için de, esnaf için de kısacası maddi ve manevi etkileşimin olduğu tüm taraflar için geçerli bir durumun ifadesidir bu dönemler. Anasınıfından üniversiteye yeni başlayan tüm kesimlerde bir heyecan, bir telaş, bir koşuşturma yaşanıyor.

 

Türkiye, ilkokuldan üniversiteye kadar örgün eğitimde 18 milyon öğrenciye sahip ile devasa bir gelecek vaat edebilecek bir ülkedir. Şayet bu iyi eğitilebilirse ne büyük bir potansiyeldir. İyi eğitilemezse, iyi yönetilmezse aynı oranda korkunç bir israftır da maalesef. Bir yandan Teknofest  gibi teknolojik festivallerini görünce umutlanıyoruz. Öbür yandan ilkokul birinci sınıftan itibaren hâla kaynak kitap almayı marifetmiş gibi uygulamaları görünce gelecek adına ümidi kırılıyor insanın.

 

Düz mantıkla bakıldığında üniversiteli öğrenci sayısı ülkenin insan kalitesinin göstergesi olarak düşünülebilir.  Her şehre bir üniversite açarak bu kadar genç bir nüfusa eğitim imkanı sunmak bakıldığında kulağa hoş geliyor. Artık neredeyse üniversite okuyamayacak genç kalmayacak olması da güzel de ya ondan sonrası. Veliler açısından çocuğunu üniversiteye göndermek, üniversiteye okuyan bir çocuk sahibi olmak güzel bir şey olsa gerek.  Çoğu uygulamada olduğu gibi ülke olarak burada da sorunun tüm boyutlarını düşünmeden daldık gibi geliyor bana fakat şimdi bu işin geldiği noktada birbirini etkileyen onca sorunla karşı karşıya kaldık.

 

Üniversite demek bir kere değişim, dönüşüm, üretim, ekonomik hareketlilik, ticaret, sanayi, kalkınma, etkileşim kısacası toplum hayatını etkileyen olaylar silsilesi demektir. Kendi evinden, yurdundan ayrılan bir öğrenci için ilk ihtiyaç barınma ihtiyacıdır. Şayet, dur hele önce öğrenciler gelsin sonra onu bir şekilde hallederiz deyip her zaman ülke olarak uyguladığımız gibi kervan yolda dizilir mantığı ile harekete edilirse işe sakat başlamışız demektir. Öğrenciler sınavı kazanmanın zevk ve heyecanını nerde kalacakları sorunlarıyla karşılaşınca kabusa dönüyor adeta. Kredi ve Yurtlar Kurumunun yeterli öğrenci yurdunun olmaması öğrencileri ya kiralık ev aramaya ya varsa özel yurda ya da yeni tabirle apart evlere yönlendiriyor. Bazı haklılık payları olsa da ev sahiplerinin öğrenciye kiraya ev vermemeleri öğrencileri oldukça zor durumda bırakıyor. Tamamen para kazanmak için ihdas edilen apart evler de bu fırsatı kaza etmiyorlar. Öğrenciler okula başlamadan psikolojik olarak yıpranmış hale geliyorlar. Bu da öğrencide şehre karşı, yöneticilere karşı kısacası ilgili ilgisiz tüm kesimlere karşı olumsuz algıya neden oluyor.

 

İdarecilerimizin varsa yoksa yeni bölüm açalım diye uğraştıkları kadar öğrencilerin; barınma, ulaşım, sosyal, kültürel, akademik kaliteyi artırıcı alanlara yönelmeleri ülkenin ve yaşadıkları şehrin geleceği için çok daha anlam ifade ediyor.  Ülkenin yarınlarının önünü açmak için, ilim için, irfan için açılan üniversiteleri iyi yönetemezsek ülkenin dört bir yanından gelmiş insanlarla kardeşliğimiz, birliğimiz, bütünlüğümüz pekişecekken yeni husumetlere yol açabilir. Herkesi bir şekilde üniversiteli yapalım anlayışıyla hareket edilirse, her şehirde kurulan üniversiteler kendilerini geliştiremezse üniversitelerin yüksek liseden farkı kalmaz. Toplumun da eskiden liseli işsizleri vardı bugün sahipti böyle olursa üniversiteli işsizleri olur.

 

Hepimiz gücümüz ve yetkimiz kadar yaşadığımız şehre karşı sorumluyuz. O nedenle yöneticiler sadece dert dinlemekle öğrenciye yardımcı olamaz. Güçlerini öğrencilerin sorunlarını çözmekte kullanmıyorlarsa işlerini yapmıyorlardır. Bir esnaf öğrenciye sadece para gözüyle bakmamalı; bütün tutum ve davranışıyla ilk olarak şehrinin temsilcisi olduğunu unutmamalıdır. Unutulmamalıdır ki zor ve imkansız zamanlarda insanların gördüğünüz bir müşkülü ile kazanacaklarınızın haddi hesabı yoktur. Mesele üniversite açmak değil sağlıklı, kaliteli insan yetiştirmektir.