Gözyaşı, gözün yaşı değildir. Gözyaşı kalbin yaşıdır. Kalbe aittir. Kalp hisseder, ruh ıstırabını çeker, göz de yaşı döker. Zahidlerin ağlaması gözle, ariflerinki kalpledir bunun için. Üstad, hem ruhum hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar der. Ağlayan da göz değildir sadece. Kalptir, ruhtur. Bunun için kıymetlidir gözyaşları. Ve o denli kutsaldır ki, nöbette vatanını koruyan askerin gözlerinin yanında, cehennem görmeyecek diğer göz Allah korkusuyla ağlayacak gözdür. Ve yine İkbal’in şehit kanına müsavi, asrın muzdaripinin ellerinde Peygamber’e(sav) ulaştırılacak bir bardak dolusu sudur gözyaşları…
İnsan dünyaya nisyan süzgecinden geçerek gelir. Allaha verdiği sözü unutur hemen. Doğar doğmaz ağlar bunun için. Doğduğunda kulağına okunan ezanın, cenazesinde kılınacak namazın ezanı olduğunu unutuşuna ağlar belki de. Çevresindekilerin duyarsızlığına ve umursamazlığına… Belki başına gelecekleri sezer… Ya da Arap atasözündeki ‘dünya iki gözyaşı arasında bir gülümsemeden ibarettir’ hakikatine ağlar. Ağlar, ağlar, ağlar… Hüzün peygamberini(sav) üzmemek için ağlar! Ve çile dolu hayata adımını atar. Çile ve ıstırap…
Doğduğunda her insan, hayat doğrusunda fanilikten ebediliğe uzanan bir noktanın kenarındadır. Ve bu nokta hep zorluklarla çevrilidir. Zorluklar, meşakkatler, ıstıraplar, çileler… İnsan ebediliğe ulaşmak için hep bu zorluklarla baş eder. Yoğrulur insan bütün bunlarla. Yoğrulur ki, Allah’ı anlayabilecek kıvama gelsin, hakikatin şekline bürünsün.
AĞLAYALIM…
Gelin dostlar, ağlayalım! Hep beraber ağlayalım! Unuttuğumuz hakikatin hakkına ağlayalım! Hakikatlerin bize unutturuluşuna ağlayalım! Cephede erkekler gibi savaşamadık madem, oturup kadınlar gibi geride ağlayalım! Hüzün Peygamberinin(sav) hatırına ağlayalım!
Çaldılar, aşkımızı, şevkimizi, heyecanımızı çaldılar. Ve nihayet gözyaşımıza da çaldılar…
Ve kandırıldık! Ki ‘erkekler ağlamaz’ dediler, inandık. Ağlamadık. Gelin, kandırılışımıza ağlayalım! Ağlayalım, ağlayalım ve insanlığın daha fazla ağlamasına engel olalım. Anasına,’analar ağlasaydı yeteri kadar, sen ağlamazdın; sen ağla ki senden sonrakiler ağlamasın!’ diyen dimağın hatırına ağlayalım. Şeytanın ve şeytanlaşmış insanların oyununa gelişimize ağlayalım. Bu oyunlar karşısındaki becerisizliğimize ağlayalım Ağlayalım ki gözyaşlarımız ceyhun olsun aksın denizler meydana getirsin. Gözyaşlarımızdan heykeller inşa edelim, başarısızlığımızın simgesi olan heykeller…
Yılların kirlerini gözyaşlarımızla yıkayalım. Ve gözyaşı akıtalım. Gözümüzün yaşını akıtmazsak zira, gözümüzün yaşına bakmazlar. Kozasından çıkamayan kelebeğin gözünün yaşına bakmadıkları gibi! Ateşe atıp yaktıkları gibi. Zira ötede feryat figan ağlamamak için burada ağlanır!
Fahri Kâinat’ın ifadesine bakın: "(Ey müminler! Amel ve ibadetlerinizi) itidal üzere yapın, ifrattan kaçının. Zira sizden hiç kimseyi (ateşten) ameli kurtaracak değildir."Sahabeler: "Seni de mi amelin kurtarmaz, ey Allah'ın Resulü!" dediler. Aleyhissalatu vesselâm: "Beni de, buyurdular. Eğer Allah kendi katından bir rahmet ve fazl ile benim günahlarımı bağışlamazsa beni de amelim kurtarmaz! Peygamberi kurtarmayan amel bize ne yapsın! Ama o Müjdeler Peygamberi(sav),yine müjdesini vermiştir. Ağlayan göze cehennem ateşinin zarar veremeyeceğini ifade etmiştir.
Her şeyin bir işareti vardır. Allah'ın hizlanına uğramanın işareti de ağlamayı terk etmektir. Efendimiz(sav), “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allahım” diye yalvarır.
Necip Fazıl,’herkesin kahkahadan hoplayacağı, zıplayacağı sözde saadet şartları içinde, beni bulutlar dolusu gözyaşı nasibine kavuştur Allahım!’der ve sonra da içini döker:’Ağlayabilmek için ille de yılanlı kuyuya düşmek mi lazım? Asıl dünyanın en korkunç bir yılanlı kuyu olduğunu anlamak yetmez mi?’der. Allah bize yılanlı kuyuda yaşadığımızı unutturmasın.
Asrın muzdaripi de ‘ıstırap ve onun billurlaşmış hali olan gözyaşlarından bizi mahrum bırakma’diye dua ediyor.
Biz de Ömer Faruk’un ifade ettiği ağaç gibi olalım ve toprağa hediyemizi akıtalım ve gözyaşımızı damlatalım…
‘Gözlerinde belirir toprağa hediyesi,
Ve damlar dalından gözyaşı meyvesi…’
FATİH TÜRKER