Zamansız Yazar Türköne!

“Türkiye, İmam-Hatip lisesi mezunu bir başbakan tarafından yönetiliyor. Yakın kadrosunda çok sayıda İmam-Hatipli var. Son eğitim reformu İmam-Hatiplerin önünü açacak, itibarını yükseltecek şekilde ilerliyor. 4+4+4'ün ikinci aşaması için bazı okullar İmam-Hatip ortaokullarına dönüştürülüyor. Peki, doğru mu? Bu soruya İmam-Hatipleri değil, Türkiye'nin din eğitimi ihtiyacı başta olmak üzere eğitim alanında geçirdiği değişimi merkeze alarak cevap vermemiz gerekmez mi?
İmam-Hatiplerin artık misyonunu tamamladığını ve bu okullar üzerine inşa edilecek din eğitiminin ve doğrudan genel eğitimin gelecekte büyük sorunlara yol açacağını düşünüyorum”
 
Yukarıdaki satırlar, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından serbest bırakılan bir generale ait sözler değil. Bu sözler zaman gazetesi köşe yazarlarından Mümtazer Türköne’ye ait. Bu sözlerin sahibi, İmam Hatip Liselilerin fazlalığından şikâyet etmekte ve devletin kontrolünde din eğitiminin yapılmasının sözüm ona getireceği endişeleri okurları ile paylaşıyordu o yazılarda. On beş sene sonra, onu 28 şubatçıların çizgisine getiren gerekçe neydi acaba? Yazısını çok dikkatlice okudum ancak okulların kaldırılmasının istenmesinin gerekçelerinin sıralanışı beni ikna etmedi. Sanki söylemek istediği halde söyleyemedikleri de var gibi geldi bana o yazıda.
 
Kapatılma gerekçesi olarak başka şeyleri sıralıyor da asıl gerekçeyi söylemeye çekiniyor aslında. O söylemeye ve yazmaya çekiniyor ama ben söyleyeyim.’28 Şubat’ta kapatılan İHL’ler milletimizi korkuya sevk ettiğinden, dönemin idaresince tek sığınılacak liman olarak bırakılan cemaate ait okullar ve dershanelere milletimizi zorunlu olarak yönlendiren bir sistemde kurulmuştu aynı zamanda. Neredeyse her çocuk, ya hizmete ait bir okula gidiyor ya da dershaneye. Bu sebeple de çocuk başına 2- 5 bin lira arası bir gelirde pompalanıyordu o okullara. Bu garipten bile, on bin liraya yakın parayı almayı başardılar o süreçte. Aynı zamanda orada belli formatlara sokulan çocuklarımız hizmete amade hale getiriliyorlardı.
 
İHL’lerinin din adamı yetiştiren okullar olduğunu varsayan Türköne mezunlarının din adamı ihtiyacı ile sınırlandırılmasını da istiyordu yazısında. Buradan anlaşıldı ki yazar, İslam’ı bilmiyor ve tanımıyor. İmam Hatip Liseleri, bir Müslüman’a ibadetlerini yapabilecek kadar İslam’ı öğretmeye çalışan kurumlardır. İslam’ı öğrenmek ve öğretmek o programla mümkün değildir aslında. Bunu bilemeyecek kadar zavallı birinin konuyla ilgili yazı yazması ne garip değil mi? Hatta mezunlar bile bazen sahih kıraatle namazlarını eda edemezler. Ama buradan, din adamı da yetişmiyor ve bir Müslüman’a dinini yaşayacak kadar da bilgi vermiyorsa bu okullar, o okulları kapatalım sunucu çıkartılamaz. Ben çocuğuma, dinini şunun ya da bunun gözetiminde parayla öğretmek istemeyen biri olarak, bu okulların güçlendirilerek daha da artırılması gerektiği görüşündeyim. Elbette ki bu okulların yokluğundan korkunç paralar kazananların benim gibi düşünmelerini bekleyemem. Türköne’yi böyle düşünmeye sevk eden 28 Şubat’ta kapatılan İmam Hatip Liselerinin eksikliğinin sağladığı maddi ve manevi kaynak. Damakta bıraktığı unutulmaz tat. Böyle düşünmekte kendince haklıdır…
 
Yanlış ve hataları eleştirmeye kalktığınızda sağduyulu davranmamızı isteyenlerin, olayları başka türlü okumamızı tavsiye edenlerin, aynı tavrı ve sabrı, özel yetkili mahkemeleri kuranların yeniden kaldırma girişimlerinde gösterememelerini anlayabilen var mıdır? Hiç bir icraat yapmadan Ak parti kurulma aşamasında samimice “ acaba nasıl olur ?” sorusu üzerinde endişe sahibi olanlara bile, her türlü teminatı verme girişiminde olanların, bugün ise bunca faydalı icraatın ardından söz konusu başarıların sahibine, atacağı hemen hemen bütün adımlarda sorun çıkarma eğiliminin artması nasıl tahlil edilmelidir acaba?
 
Tutuklamalar gerekli mi değil mi tartışmaları arasında, özel yetkili mahkemeleri kuranların, görevini tamamladı kaldıralım noktasına gelmelerini, bu denli sert bir üslup içinde eleştirmek ne derece doğru dur? Bir yandan cephenin genişletilmesini arzu etmek, diğer yandan da suni bir takım sorunlar çıkartıp, acaba kutsal ittifak bozuluyor mu, hükümetin arkasındaki destek zayıflıyor mu sorularının sorulur hale gelmesine sebep olacak işler icra etmek ne derece ahlakidir acaba?
 
İç siyasette bunlar olurken, bu olaylardan ayrı düşünülemeyecek başka olayların dış dünyada meydana gelmesi, üzerinde etraflıca düşünülmesi gereken konulardır. Suriye’nin uçağımızı alçakça vurarak düşürmesi, itibarımızı dış ülkelere karşı düşürmeye çalışanların işini kolaylaştırmıştır. PKK terörünün, Trabzon bölgesine kadar yayılma eğilimine girmesi ve şehit sayımızın her geçen gün artması, mücadelede bir zaaf var hissinin oluşturulmasına yönelik kullanılmak istenmektedir.
 
Peki, tüm bu olanları bir karede okursak bu olup bitenden özet nedir? Türkiye’yi idare etmede ve gelişmesinde geçmiş ile kıyaslanamayacak büyük başarılara imza atan Başbakan’ın önderliğinde hükümetin halkı ile kucaklaşması, içte ve dışta güçsüz ipotekli idarelerden ciddi kazanımlar elde edenlerin işine gelmemektedir. İstedikleri sonuçları seçim sandıklarından çıkartmaya alışık olanların ve seçimde destek verdik karşılığını ver diyen pazarlıkçıların işi, bir sonraki dönem oldukça çok zor hale gelmiştir. Başbakan’ın güç kazanması ve yönetimde tek başına irade kullanması çok faydalı sonuçlar getirmiştir. İşte böyle bir idareci istenmiyor. Bütün hesap bunun üzerinden yürütülüyor.
 
Milletimiz baskılar sonucunda, ülkemiz zarar görmüş ve geri kalmıştır gerçeğini görmesinin ardından, kapalı odalar ardında yapılan seçim pazarlıklarının, bugünden itibaren çok geçerli ve faydalı sonuç getirmeyeceği aşikârdır. Bu yüzden, Şişli belediye başkanlığı görevini ifa eden Sarıgül’ün, İstanbul Büyük Şehir belediye Başkanlığı için CHP’den aday olmadan önce, bir takım dini cemaatlerle şimdiden görüşüyor olmasının, önümüzdeki seçimde çok değişiklik getireceği kanısında değilim. Millet bu ayak oyunlarının sonuçlarını ağır ödemiştir. Bilinçlenmiştir.
Benim Sarıgül’e âcizane tavsiyem, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamasıdır. Ama keyfi bilir…                                                                     
Ömer ALÇEP   
29 HAZİRAN