İnkâr etmek bir sorunun yok olduğu anlamına gelmiyor. İnkâr ettikçe sorunlar daha da büyüyerek karşımıza çıkıyor. Türkiye birçok konuda inkâr siyasetiyle problemlerini görmezden gelerek yaşamayı tercih etti. Bu tercihin neticesidir ki bugün yaşadığımız sorunlar devasa çözülmesi daha büyük problemler haline geldi.
Farklılıkları bir arada yaşatabilmeyi sağlayacak değerlerden yüz çevirmek en büyük ayrılık sebebi olur. Yaşadığımız geçmiş bizi bir arada tutmayı salık veriyorken biz bunun tersine yaşamayı çalıştık. Gördük ki aramıza yüksek dağlar, aşılmaz duvarlar ördük. Büyük bir dünya devletinden bir bölgeye hapsedilen devlete dönüştük. Kaybettiğimiz toprakların aksine sahip olduğumuz çok uluslu yapı aynen devam etti. Bu çok uluslu ve milletli yapımızla sahip olduğumuz durumumuzu yok sayarak yeni bir ulus devleti kurduk. Belki buna mecbur bırakıldık ama bu mecburiyeti öyle sahiplendik ki tek ulus ve tek kültür sosyal ve siyasi yapıyı zorladık. Zorla yeni bir millet inşa etmeye çalıştık. Bu zorlamanın sonunda geldiğimiz noktada ne dini talepler konusunda, ne kimlik konusunda, ne de diğer tüm sosyal talepler konusunda toplumun ihtiyaçlarını karşılayabildik. Aksine gerek dindarlar gerek farklı kimlikte olanlar kendini ötekileştirilmiş gördüler. Sadece kurucu ideolojinin sahipleri, seküler ve adeta ithal edilen batıcı kesim muhatap alındı. İnkâr politikaları günü kurtarsa da gelecek için ülkelerin önünde aşılması zor problemler çıkarıyor.
Geldiğimiz nokta birbiriyle kavgalı, devletine küsmüş, ortak kader birliği güdüsünden uzak, enerjisini boşa akıtan kendine yabancı ve düşman bir millet haline getirildik. Bu durum siyasi otoriteler tarafından fark edilip çözülmeye çalışılsa da bölge üzerinde emelleri olan büyük oyuncular bunu her seferinde engellediler. Yıllarca koalisyon hükümetleri şeklinde oluşan siyasi irade içerisinde akıl ve fikir birliği olmayınca çözüm, çözümsüzlük haline getirildi. Çözümsüzlükten beslenen bir kanal oluşturunca da bu yolda yapılan her şey kutsal sayıldı.
Değişen dünya dengeleri açısından 2000’li yılların başında Türkiye ne Kürt meselesinde ne inançlar meselesinde ne de diğer etnik ve kültürel meselelerde problemleri yok sayarak çözemeyeceğini anladı. Yıllarca siyasilerin boş bıraktığı alanı başkaları doldurdu. Bu da halkın çözüm isteklerinin sonuçsuz kalmasına neden oldu. Dünyada dengeler değişirken, dünya düzeninde herkes yerini alırken tarihi geçmişiyle bölgenin ve dünyanın en önemli ülkesi Türkiye’nin bu yapıyla kalması düşünülemezdi. Bu bir kere dünya dengeleri açısından olumsuz durumdu. Her şeyiyle dibe vurmuş bir Türkiye’nin siyaseten iş yapabilmesi için güçlü bir siyasi istikrara ihtiyacı vardı. Bu şartlarda AK Parti doğdu. Ak Parti bu boşluğu yıllarca milletin özlemini çektiği hizmetlere yönelerek doldurdu. Ekonomik, sosyal, siyasi alandaki başarıları ile güçlendi. Güçlendikçe devlet içinde derin dehlizlere nüfuz etmeye başladı. Derin yapılara dokundukça içerideki işbirlikçi yapıları ortaya serdi. İyi niyetle yapılan hizmetler hep daha büyük destekle ödüllendirildi. Güçlenen siyasi irade artık gerçek anlamda kangren olmuş sorunları yüksek sesle dillendirmiş ve bu konuda halkın desteğini de yanında bulmuş oldu.
Bütün kesimlerle kavgalı olan bir ülke bölgesinde nasıl politika belirleyici olabilir ki? Hani bir kesimle derdi olsa anlarız belki. Alevilerle, Kürtlerle, diğer etnik ve dini kesimle hep sorunlar yaşanmışsa burada bir yönetimsel yanlış var demektir. Bu yanlışın daha fazla devlete zarar vermemesi adına uçurumdan dönülmüş ve devlet millet bütünlüğü önünde duran sorunlar çözülmeye başlanmıştır. Tüm yok sayılan, kangren haline getirilmiş sorunlar üzerine iyi niyetle gidildi.
Türkiye’de başlatılan çözüm sürecini bu anlamda ülkenin enerjisini kendi içinde harcamaması açısından ve ülke bütünlüğünün sağlanması açısından ilk günden beri destekledim. Bunun için epey yazı da yazdım. Çünkü olan şeyi yok sayarsanız sorun yok olmaz sorun sadece daha büyür. Kürt diye bir halk var mı var. Yok, saydık problemi büyüttük. Çözerken de içimize sinmeyen görüntülerle, söylemlerle karşılaştık. Bunu içimize çektik çünkü milletin derdi ülkenin önündeki bulunan engelleri kaldırmaktı. Kürtlerin ellerinden alındığını iddia ettiği şeyler bugün onların elde ettiği haklar haline gelmişse bundan sonra atılacak her gereğinden fazla adım milletin içini acıtır. Ne diyorlardı; işkenceler bitsin, devlet eliyle yapılan yanlışlar bitsin, Kürt dilini konuşma öğrenme ve öğretme Kürtçe yayın gibi istekler yerine getirilsin. Devlet yaptığı hatadan dolayı geçmişin pişmanlığını ifade etti, diğer tüm insani istekler yerine getirildi. Yatırımlar ise batıdan çok doğuya yapılıyorsa bundan daha fazlası bizi bozar.
Analar ağlamasın milletin maddi ve manevi varlığı tehlikeye düşmesin yeniden büyük Türkiye için yıllarca ihmal edilen Kürt sorununa gösterilen destek bundan sonrası için içimizin kaldıramayacağı duruma getirilmemelidir. Artık Türk’ün derdi neyse Kürt’ün derdi de odur. Temel sorunumuz daha fazla özgürlük daha fazla refah ve mutluluk olmalıdır. Dağdakilerin her isteği milletin vicdanında acılara neden olmaması için artık bu işin gerçek sahibi analar ve babalar dağdakilerin bölücülük faaliyetlerine karşı koymalıdır. Milletin gözleri önünde yapılan pazarlık gibi açıklamalar sürecin ruhuyla bağdaşmıyor. Türkiye’de Kürt sorunu artık bitmiştir. Bundan sonra birlik için tüm kesimlerin sahipleneceği bir Türkiye derdimiz olmalı.