Birileri olmalı hayatımızda... Birileri olmalı... İnsanların deli olduğuna inandığı ama aslında deli olmayan türden birileri hep hayatımızda var olmalı…
Millet Mersin’e giderken onlar ısrarla Tersin’e gitmeli. Ellerinde ayna ayna dolaşıp “hey sen kendini şu ayinede izle bakam!” Diyen birileri mutlaka olmalı… “Ben bir at sineğiyim ve sizi rahatsız etmeye geldim!” demeli birileri. “Aaaa Kral çıplakmış!” demeli bir takım meczuplar… Meczuban-ı İlahi olan meczuplar… Cezbe halindekiler yani…
Ekonominin, sosyolojinin, siyasetin, iktisadın, hukukun ve Dünya’nın “ne olduğunu bilenler” kadar bütün bunların “ne olmadığını bilenler” de olmalı…
İşte Onlar, iktidarın en şaşalı yılarlında kafa koparan(!) Yavuz’a Devlet-i Aliye’nin durum ve ahvalini anlatan ‘arîzalar’ yazacak kadar cesur olmalı… Ali bin Abdülkerim Halife gibi milletin hali pür melalini padişaha bildiren akılsızlar, deliler ve mecnunlar elbette olmalı…
Bakın çok ciddiyim birileri çıkıp şunu diyebilmeli bugün: “Kadı içer, subaşı içer, âlim içer, cahil içer, imam içer, müezzin içer, büyük içer, küçük içer, yiğit içer, avrat içer velhasıl padişahım o kadar şaraba ihtiyaç vardır ki memlekette yiyecek üzüm bile bulunmaz!” Diyebilmeli…
İşte bugün canına garezi olan ‘enayilere’ yani en iyilere ihtiyacımız o kadar var ki…
Bilinir ki her iktidarın klasik tavrı muhalefet sevmez bir tavırdır. Hangi iktidar, hangi güç, hangi merkez kendi gücünün sorgulanmasından hoşlanır ki? İşte böyle durumlarda bir takım canına garezi olanlar çıkıp ‘Bir zamanlar Anadolu’ diye bir yazı yazmalı… Ve sormalı bazı şeylerin hesabını… Kim üzerine alınırsa…
“Bizim gelmemizle sadece aktörler değil aynı zamanda senaryo değişecek. Biz sadece sistemin değil rejimin de alternatifiyiz. Bu kölelik nizamına son verip Hakkı üstün tutan Adalet izamını kuracağız…” Ne kadar tanıdık sözler değil mi? 1992 yılına ait bu cümleler. Kime ait olduğunu herkes de biliyor benim gibi…
Tam 19 yıl önce sarf edilen bu cümleler… Tam 19 yıl önce. Dile kolay… Bir çeyrek yüzyıl neredeyse…
Bir zamanlar Anadolu’da yiğitler böyle çıkıyordu meydana. İşte böyle sözler sarf ediyorlardı. Peki soralım bakalım, aktörler değişti mi? Evet aktörler değişti. A gitti B geldi… Doğru…
Ya senaryo değişti mi? Aç rolünde oynayan adam hala aç rolünde, zengin rolünde oynayan adam da hala zengin rolünde. Tek farkla; O gün “milyoner” olan bugün “trilyarder” olarak…
Sistem hala kölelerini üretmeye devam ediyor hem de bütün hızıyla…
Bir bakıyorsunuz müthiş yükselen sitelerin yanında müthiş sefalet ve açlık var. Kolektif bir sihirdir siyaset, bir adamın putlaştırılıp yarı tanrı ilan edilip gözlerin boyanmasından ibarettir. Gayri meşru bir düzende meşruiyet arama saçmalığıdır. Timsahın midesinde civciv haklarını savunmak kadar saçmalıktan ibarettir bu düzen…
İhaleler, ihalelerden alınan komisyonlar, huzur ücretleri, fahiş maaşlar, üç kağatlar, yalanlar, arkadan kuyu kazmalar, hasetler, kinler, nefretler ve en sonunda “euzü billahi mine-şeytani ve-ssiyaseti” diyen adama fatihalar, yasinler…
Fakat bütün bunlara rağmen hala ve hala bitmeyen ve eksilmeyen o sesler:
Padişahım çok yaşa! Sen çok yaşa ki bizde yaşayalım… Biz de yiyeylim… Biz de nemalanalım… Aman sana bir şey olmasın…
Benim de bir arz-u halim var padişahım…
“Hâkim yer, savcı yer, komutan yer, âlim yer, cahil yer, imam yer, cemaat yer, büyük yer, küçük yer, yiğit yer, avrat yer, Başkan yer, yardımcıları yer, encümeni yer, meclis üyesi yer, muhtarı yer, azası yer… Ve-l hâsıl padişahım o kadar çok yere ihtiyaç var ki, memlekette yiyilecek yer kalmadı!”
Memlekette güven de kalmadı!
Benim kendime bile güvenim yok…
En iyisi; Euzü billahi min-eşşeytani ve-ssiyaseti…