Bize göre bir medeniyet inşa edildiğinde bazı değerler olmazsa olmazdır. Yani söylediğimiz evrensellik taşımalıdır. İnsanı ve insani değerleri temellendirmiyorsa yola zaten ölü olarak çıkmıştır. Önce bir toplum oluşturuluyor sonra o topluma göre medeniyet oluşturuluyor. Yetiştirdiğiniz ya da oluşturduğunuz toplum ne ile donatılmışsa medeniyetinizin çapı ve etki alanı o kadardır. Salt coğrafyalar üzerinde hâkimiyet kurmak, daha fazla toprak, daha fazla sömürü hedeflenmişse dünyaya vereceğiniz sadece kötülüklerdir. Acı, zulüm ve gözyaşı ulaşacağınız hedefte göz ardı edilecek unsurlardan ise sizin için gidecek her yol mubahtır. Böyle çarpık bir medeniyet tasavvuru insanlık için umut olamaz.
Batı Medeniyeti karşısında yenilmişliğimizin vermiş olduğu ezikliği yıllarca Batılı gibi olmakla aşabileceğimizi düşünerek yaşam tarzımızı değiştirdik. Değişiklik yüzeysel olduğu için ne kendimiz kalabildik ne de Batılı olabildik. Kendine yabancı, Batı budalası bir tipe dönüşen, düşmanına hayran adeta ona tapan bir gönüllü figüranlar olduk.
Batılı gibi yaşamayı Batı gibi güçlü olmak zannederek kendimizi inkâr ettik. Noel ya da yılbaşı kutlamaları Batı kültürünün dünyaya sunmuş olduğu bir yaşam tarzı projesiydi. Kendi değerlerini tüketim çılgınlığıyla ihraç eden anlayış hep kazanıyor. Birincisi kendi kültürünü empoze ediyor, ikincisi ürettiği ürünleri satmak için alış veriş çılgınlığını teşvik ediyor. Miladi takvime göre yeni bir yıla gireceğimiz şu günlerde yaptığımız harcamalar ve kutlama anlayışımız aslında bizim nerede durduğumuzu açıklıyor. Yılbaşında onlar gibi yemek yiyip, onlar gibi eğlenip sabah kalktığımızda hiçbir şey yokmuş gibi bir Müslüman gibi hayatımıza devam edeceğiz. Böyle bir ikiyüzlü yaşam biçimiyle kimlik bunalımlı yaşam anlayışımıza devam edip ruh hastası hayatımızı sürdürürüz.
Bir kavme benzemeye çalışan o kavim gibidir. Hadisinde Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) bizi taklitçilikten kesin olarak men etmiştir. Kendi olamadıktan sonra güçlü olanların yanında yer almak güç vermez insana sadece günü kurtardığını zannedersin. Her şeyiyle Batıyı taklit eden bir kesimin karşısında kendi değerlerini Batılı anlayışla korumaya çalışan kesim var ülkemizde. Bu ikinci kesim de üretmekten çok olanı karşı tarafın değeriyle göreceli bir yarıştırmayla mücadeleye tutuşturan bir anlayışı temsil ediyor. Birincisiyle aynı olmasa da çok da sağlıklı bir durumu ifade etmiyor. Mesela yılbaşı kutlamasını onlar gibi yapmaz ama ona bir alternatif geliştirir. Onların özel günlerini kutlamaz ama kendince bir alternatif geliştirir. Menşeinde taklit olan bu uygulamalar alternatif değildir. Taklidin evirilmesidir. Bazen böyle zamanlarda hiçbir şey yapmamak bir şeyler yapmaktan iyidir. Tüm yaşamımızı ve hayat algı biçimimizi yeniden gözden geçirerek yaşadıklarımız ve düşündüklerimizle bize mi benziyoruz yoksa medeniyet rakiplerimize mi? Sorduğumuz soruya vereceğimiz samimi cevap yerimizi, yönümüzü ve geleceğimizi tayin edecektir.
ODTÜ’de yaşananları belki başka bir yazıda yazarız. Fakat yaşananları yukarıda bahsettiğimiz olaylardan farklı görmemek lazımdır. Ülkeye ve onun değerlerine yabancı ama ülkenin sahibi olduğunu iddia eden sözüm ona bir elit grup kendinden başkasını başka yaşam tarzlarına tahammül edemiyor. Üstelik bunu lisani halle değil de gayri hukuki ve ahlaki yolla yapıyor. Yıllarca çiftlik haline dönüştürülen ve egemenlik anlamında kimseyi işlerine karıştırmayan bu güruh bilmelidir ki bu saldırılar bir tükenmişliğin habercisidir. ODTÜ paradigması değişen Türkiye’nin yüz akı olmak zorundadır. Olmayacaksa önünde engel olmasına izin verilmemelidir. Zaten milletin bu zor zamanlarında ne buna tahammülü ne de lüksü vardır. Ya biz olarak yeniden var olacağız ya da kendimizi yok sayıp başkaların peşinde gidip yok olacağız. Yeniden; ilim, adalet, irfan, merhametle dünyanın umutla beklediği merhamet medeniyetini kurabiliriz. Yeter ki geçmişin ihtişamından güç alıp bugünün zulmetinden ders çıkaralım.