On beş yaşında bir kuzu yürekleri dağlayarak, bir ailenin ortasına kocaman bir ateş bırakarak göçtü bu fani dünyadan. Elbette inanmışız ki ölüm hak, kaza ve kader her şey ondan. Veren de o alan da o diyerek kendimizi teselli edecek, isyan etmekten sakınacağız. Fakat üzülmemek, kahır çekmemek mümkün mü böylesi acı bir ölüm sonrasında. Hani büyüklerimizden sürekli işittiğimiz bir dua vardır ya, Allah’ım sağlıklı bir ömür ve ardından başı yastıkta bir ölüm nasip eyle diye. Kuşkusuz hangimizin nerede ve nasıl son nefesimizi vereceğimizi Rabbimizden gayrı bilen yoktur. Zaten bilemediğimiz için ederiz ya bu duayı.
Soyadı gibi bir kuzu daha hayatının başlangıcında, yine kendisi gibi küçücük arkadaşlarının sebep olduğu bir bıçak darbesiyle ölümün soğukluğunu ailesine bırakıp giderken bizlerin öylesine büyük dersler almamız gerektiğini hatırlattı ki, sayfalarca yazsak yetmez belki. Ancak yine de yaşamakla ölmek arasındaki o ince çizgiye birkaç satır kelam etmek isteriz. Ve tabi ki çocuklarımızın nasıl bir tehlikeyle burun buruna olduğunu büyük puntolarla elimizin yettiği her kağıda yazmalı, sesimizin ulaştığı her kulağa fısıldamalı diye düşünüyorum.
Özellikle büyük şehirlerde yaşayan aileler çok daha yakından bilirler bu hassasiyeti. Belki yetmiş iki milletten insan aynı şehirde bazen aynı mahallede bir hayatı paylaşırlar ve maalesef çok büyük bir bölümü bir diğerinden asla emin değildir. Ne sözünden emindir, ne doğruluğundan, ne dininden ne dünyasından. Kimi hırsızdır belki, kimi arsız; nereden ve kimden hangi zarara uğratılacağımızdan asla emin olamayız bu nedenle. Ve tabi bu keşmekeşin içinde en büyük zarar görme ihtimali savunmasız çocuklarımızdadır çoğu zaman.
Kendini taşıyacak fiziksel güce ulaşsa da, belli bir yaşa gelene kadar kendisini maddi manevi dış etkilerden koruyabilecek fikri olgunluğa ulaşmadan bilmediğimiz ortamlarda geçirdikleri her an bizi rahatsız etmeli, her dakikasından haber alabileceğimiz ortamlar dışında asla ve asla şehrin göbeğine bırakılmamalı gencecik fidanlar.
Birlikte zaman geçirdikleri arkadaşlarının ailelerine kadar her türlü ayrıntısından haberdar olmalı, neredeyse ne yiyip ne içtiklerine kadar her şeylerini birebir takip etmeliyiz. Dışarıda geçirecekleri zamanın rastgele bir an olmadığını, sosyalleşme adına eğitimin bir parçası olması gerektiğini en başta biz yetişkinler ve ailelerin çok iyi kavraması gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Zira dışarısı güvensiz diye sürekli evde saklamanın çocukların geleceği için apayrı bir endişe nedeni olması gerektiğini de bilmeliyiz.
Sigara ve uyuşturucu madde kullanma yaşının ortaokul seviyelerine kadar indiği bir dünyada, kendi çocuklarımızın zararlı bir alışkanlığı olmasa da çevrelerinde böyle çocukların olması potansiyel bir tehlike olduğundan, çocuğumuzun okulda geçirdiği süre dahil olmak üzere bizlerden ayrı nefes aldığı her zaman dilimi en küçük ayrıntısına kadar kontrol altında tutabilmeliyiz. Belki çok uğraş veren, bazen hayatımızın bir çok alışkanlığından feragat etmemiz anlamına gelebilecek olan bu hassasiyetler sayesinde çocuklarımızı türlü tehlikelerden koruyabiliriz ancak. Bir çocuk bir aile, bir aile de bir toplum ve gelecek demek. Geleceğimiz için şimdi biraz daha gayret, ama hep beraber bir gayret.
Daha güzel haber ve yorumları paylaşabilmek dileğiyle, acılı aileye sabrı cemiller diliyorum.