Bir Öğretmenler Günü yazısı

Atatürk’ün başöğretmen ilan edildiği 24 Kasım, yine Atatürk’ün doğumunun 100. Yılı olan 1981’den beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Her yıl bu tarihte okullarda ve devlet kurumlarında bir çok etkinlik düzenlenerek Öğretmenler Günü kutlanır ve öğretmenlere önem verildiği vurgulanmaya çalışılır. Prensip olarak bu tarz gün kutlamalara karşı biri olmakla birlikte, bu kutsal mesleğin yılda bir gün de olsa gündeme geliyor olmasını vesile kılarak biz de öğretmenlere verilmesi gereken önemi vurgulamaya çalışacağız.
 
Başlangıçta da dediğimiz gibi önemleri bir günde anlatılıp bitirilemeyecek kadar değerli olan öğretmenlerimizin hayatımızdaki rolü çok küçük yaşlarda başlamaktadır. Hayatımızda, çevremizde olup bitenleri idrak edemeyecek yaşlarda kendileriyle başlayan münasebetimiz son nefesimizi verip bu dünyadan göçene kadar sürüp gitmektedir. Yalnızca okuma yazmayı değil, hayatı öğreniyoruz onlardan. Belli bir yaşa gelene kadar bizlerin idolü olmaya devam ediyorlar, hayatta anne ve babamızdan sonra örnek aldığımız en önemli değerler olarak dünyaya bakış açımızı şekillendiriyorlar.
 
Yaşımız ilerledikçe öğretmenlerimizden öğrendiğimiz konularda farklılıklar belirginleşmeye, daha teknik bilgiler öğrenmeye başlasak da ikili ilişkilerimizde ve dünyaya bakışlarında gördüğümüz vizyonlarıyla bizlere örnek olmaya daima devam ederler. Hayatımıza kattıkları değerler öylesine büyüktür ki, onlara duyduğumuz saygı ve sevgi okul sıralarından ayrılmakla bitiremeyeceğimiz bir gönül köprüsü oluşur. Özellikle ilkokul öğretmenlerimiz belleklerimizden kolay kolay silinemeyecek yerler edinirler. Bu ayrımı daha sonra hayatımıza giren öğretmenlerin önemini kıyaslamak için yapmadığımızı özellikle belirtmek istiyorum.
 
Öğretmenlik bir gönül işidir ve asla yalnızca maddi gayelerle ifa edilmemelidir. Bir mesleğim olsun da ne olursa olsun mantığıyla seçilen bir meslek olunca öğretmenliğin kutsallığına bir leke gelir ister istemez. Bu nedenle ülkeyi yönetenlerin eğitimcilerin sosyal statüleri, yaşam standartları gibi özlük haklarının insan onurunu zedelemeyecek şekilde düzenlemeleri elzemdir. Bir öğretmen öğrencisiyle çalışırken evimin ihtiyaçlarını acaba nasıl karşılarım diye bir soru asla aklına gelmemelidir. Kuşkusuz bu bütün vatandaşlarımız için geçerlidir. Ancak bir eğitim insanını herhangi bir devlet memuruyla farklı bir statüde değerlendirmek gerekir.
 
Her yıl 24 Kasım günü birkaç protokol konuşması ya da ‘‘Öğretmenim, öğretmenim sen çok yaşa…’’ türünden çocuklara okuttuğumuz şiirlerle onların değerini bilemeyiz. Toplumda hak ettikleri değer ve statüye ulaşmalarını sağlamak devlet birimlerinin olduğu kadar biz vatandaşların da görevleri arasında yer alıyor. Burada anlatmak istediğim toplum olarak öğretmenlere duyduğumuz saygının boyutudur. Tarihimizi okuduğumuzda hocalarımıza öğretmenlerimize duyulan saygının boyutlarını gördüğümüzde çoğu kez şaşkınlık yaşıyoruz. Bu şaşkınlık ecdadımıza duyduğumuz hayranlığın şaşkınlığı.
 
İslam Tarihi boyunca daha Peygamber Efendimiz (s.av.) zamanından başlamak üzere eğitime ve eğitimciye özel bir önem verilmiş, her zaman ve zeminde baş tacı edilmişlerdir. Okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakılan esirlerden tutun da Hz. Ali’nin bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum ifadesine kadar her ayrıntıda bu değeri görürsünüz. Bu değerler silsilesi Osmanlı’da da bu şekilde devam ede gelmiştir. Koca cihan imparatorluğunda öğretmenlerin dünyayı titreten padişahlara dahi fikirlerini rahatlıkla dile getirebilme özgürlüğünü sağlayan da yine bu yazılı olmayan değerler manzumesinin sonucuydu.
 
Bugün toplumun genelinde maalesef öğretmenlerimize aynı itibarın, aynı değerin verilmediğini üzülerek belirtmek durumundayız. 24 Kasım günlerinde değil bu saygınlığı onlara sağladığımız gün, hak ettikleri değeri verdiğimiz gün olacaktır.